14 Şubat 2012 Salı

Hastalığım: İskelet ordusu


Uzun zamandan beri çektiğim bu rahatsızlık gitgide azıyor.
Peşimde, vahşi mırıltılar çıkaran, yine o kör, topal, yaralı, sakat iskeletler ordusu.
Yürürken aklımdan geçirdiğim; kırık camlı pencerelerinden, sarmaşıklar, dikenler, ısırganlar ve eğri büğrü mezar taşları görünen viran bir oda. Hiçbir şey yemiyorum, sanki sadece çay ve sigara beni yarım yamalak da olsa ayakta tutabilen. Gözlerime sonradan yerleşen bu biraz çılgın ifadenin sebebiyse yalnızca alkol olmalı. Kendini bırakmış, kontrolden çıkmış ve dürtülerine yenilmiş o güruh,  sığınaklarını beynimin en ücra köşesine kurmuş. İşsiz ve korku dolu yüzler barındıran, nereye baksam parçalanıp dağılan bir şeyler gördüğüm bir çevreyle daha fazlasını düşünmem mümkün olamazdı. (Düşe kalka çamurlara batmak, karanlıkta yol aramak, korka korka kapısını çaldıklarınızın iskelet ordusunun bir üyesi olduğunu farketmek, çile doldurulan günler ve geceler geçirmek.. Ne kadar arabesk, ne kadar güçsüz, nasıl da umutsuz bir tablo.) Durum acil, ama ne fayda. En garibi de zaman geçtikçe yolların daralması, kumların balçığa dönüşmesi. Geleceğin kubbeleri sis perdeleriyle gizleniyor ama ana fikri algılamak için tüm resmi görmeye de lüzüm yok zaten.

Not: Bugün çok umutsuzum ve karamsar..

Nilgün

13 Şubat 2012 Pazartesi

Ben zaten..




















Geç kaldım, biliyorum.
(Varlıklar her zaman kaçar mı elimizden; yoksa biz mi tutamayız onları?)

Büyük saldırı için alanın uygun olmasını bekledim.
Ben zaten hep beklerim.
(Yazgıcılık mı bu?)

Sadece insanlar değil, artık ilkeler de yalnızmış.
Ben zaten hep ilkelerime inandım.
(Romantizm mi bu?)

Görüntüler silinmiş, belleğin dipsiz kuyusunda.
Ben zaten hep yok sayardım.
(Avunmak mı bu?)

Sen gitmişsin, sonra diğerleri ve bize ait olanlar..
Ayinlerim olmuş arınmak için, umut dolu.
Ben zaten hep umut ederim.
(Şarlatanlık bu!)

İyisi mi sen uzak dur,
Yok say olabildiğince, benim gibi,
Ayaklar altında çiğnenmeyişimiz olsun mükafatımız
Ben geceleri, sen günleri yakma belkilerle,
Ki gelsem bile,

Ben zaten hep geç kalırım.

Nilgün

serkeş

düşler kırılıyor gözlerimin içinde

            şimdi ileri bakma zamanı
derin bir nefes al
                suçlu muyum

          yalnız ve serkeş..
 meşhum bir salgının içinde
                 başkaldırıyorum

          biz savaş tutsağıyken
                    gerçek muzaffer sadece mağlup
  yıldırıcılığın öldürücülüğünde bile
             bundan fazlası var diyorlar


nilgün

9 Şubat 2012 Perşembe

Monolog
















-Başka türlü davranmamı beklemezdim.
+Bir şeyler hissetmiş olmalısın.
-Elbette. Ama göstermedim.
+Hiç mi? Bütün bu olanlar çok saçma. Birinin sana değer vermesi...
-Başka bir çağda yaşıyorum.
+Ben de aynı şeyi söylüyorum. Sana pek bir yararı yok. Rol yapmak bile tepki vermek demektir. Bir oyuncu olsaydın ve yönetmen sana ‘tepki verme’ deseydi; ilginç bir karakter yaratman çok zor olurdu. Kendini evet ya da hayır diyen bir kukla bile zannedebilirdin.
-Zor olurdu ama biliyorsun bu zaten oldu. Tepki vermeyerek ilginç ‘bir kaç’ karakter yaratabilen tek kişi bile olmam mümkün.
+En başında, ne kadar heyecanlıydın, hatırlasana. Etrafına yaydığın o sevinç.. Küçük çocuklar sana bayılırdı. Hepsinden daha küçük olurdun onlarlayken. Suç ortakları olman nasıl da hoşlarına giderdi.
-İşte bu, şu an sadece hayalini kurabildiğim türden bir yaşam biçimi. Hem o kadar sade, hem de o kadar şatafatlı ki.. Ben mutluluk diye buna derim!
+Neyse.. Hala kendinin farkında değilsin; hiç değişmemişsin ve sanırım değişmeyeceksin..
-Değişim kaçınılmazdır.
+Nesin sen, Leydi Jemima mı?
-Hayır, sadece savruk.


Nilgün

8 Şubat 2012 Çarşamba

Ne yapıyoruz















Maskaralıkla kahramanlık arasındaki ince çizgideymiş, kaplumbağa hızındaki aksak duygularım. 
Ben zaten ansızın diz çöküp, bir an sonra kafa uçuran aklımdan davacıyım. 
Anılarım çiçek bahçesinde gezinen çocuk değil ki şimdi, sadece tozlu çatı katındaki anlamsız bir yığın. 
Ben ya yıldızlarla oynayan adamlara karşılık veremeyen kumsaldaki küçük kızım, ya da erjderhanın boynuna zincir takıp korku saçan süper kadın.

***
Duygularım, aklım, anılarım, neye benzeteceğime karar veremediğim benliğim ve tüm bunlarla olan yıpratıcı geçimsizliğim; tek bir gerçeği farkedişimin yadigarı. Hissettiğimi yaşarım diye haykıra haykıra, hissettiğim hiç bir şeyi yaşayamamışım. Pervaneler kadar hızlı yer değiştiren hislerle bunu başarmak çok da kolay olamazdı. Ki etraf da -benden hızlı olmasın ama- gayet hızlı karar değiştirdiğinden, bana şimdi geceleri karanlıkla konuşan harflerim yardım edebiliyor, zamanın saçlarından tutabileyim diye.

***

Bu zamanı da konuşa yaza insana benzetecekmişiz gibi geliyor bana, zamanın saçı, zamanın eli, zamanın bilmemnesi...
Ne yapıyoruz biz hakkaten?

***

Maddeye ruhumuzu işliyoruz.


Nilgün



7 Şubat 2012 Salı

deli saçması















Bilinmeyene tırmanıyor merdivenler, bile bile.. Boş yere koşullanıyor hayaller, tüm göğüs germeler; aslında güçlünün karşısına dikilen kahramanlık hikayeleri. Aile babası ya da yalnız kovboy; ikisi de yıldızlarla oynayan birer masum çocuk.. Küçük bir gölgeden korkar yürekleri, acıya katlandıkları binlerce zafere rağmen. Tanrıçalarının yüzleri bulutlu, mavi gözlerinden akan sihir beklenmedik. Bu iri bedenlerin içindeki çocuk, o çocukların dev çılgınlıkları ve maviliklere sihir bulaştıran cezadan muaf savaş okları..
Düzene sokmak ya da yeniden yaratmaksa da çocuk akıllarındaki, gerçekte hep dağılır ve parçalanır düşleri.. Sırtlarında yayları ve fırlattıkları okların geri dönmeyişi, yanlarında -şanslıysalar- ıslak bir çift mavi ama çoğunlukla yalnızca silik silueti..
Gerçek kahramanlar, hayallerinde hep yalnız.

Nilgün 

6 Şubat 2012 Pazartesi

Kadın



Hayatı boyunca siğneye çekmiş bir kadın, birden bire bir şeyi (herhangi bir şeyi) kabul edilemez buldu. Öldürücü bir boyun eğişin sona erdiği, ‘ya hep ya hiç’ e giden yolun başladığı andı bu.  Belki hali hazırda var olan düzendi ezilmesine sebep, bu hiç bir zaman netleşmedi. Şüphe duyulan bir şey vardı yine de; bu düzeni kendi yaratmış olabilir miydi.. İster dayatılmış olsun ister kendi yaratmış; bu düzene karşı, en azından kabul edebileceğinden daha fazla ezilmeyecekti. Ne denli bulanık olursa olsun, geri dönüşün mümkün olmadığı bir isyandı bu. İsyan atılımdı ve atılımlar hemen her zaman geçmişe dönüktü. Geçmişin derin kuyusuna düşen bellek, hıncı doğurdu. Varlığı arzuya ve iyiye koşulsuz şartsız erişmeye adanmış kadın’ın olmazsa olmazı oldu bu hınç. Her hınç isyanı getirmezdi ama her isyan bir hıncı çağırırdı sessizce. İnsan doğasının değiştirilemez kuralını bozdu ve ne ise o olmaya yanaşabildi kadın. Artık varlığının kabuğunu kırmıştı, taşıyordu. Başlangıçta ele geçirmek değildi hırsının hedefi; sadece kabul ettirmekti. Bu uğurda ya özgürdü, ya da ölü. Diz çökmektense ayakta ölmek yeğdi. Önemli olan tek şey saygıydı, kadın acıyı engellemeye çalışmadı. Bütünlüğüne saygıyı başardıktan sonra, acı çekmek kabul edilebilirdi. Tek bir koşulu vardı; anlamayan akla, hissetmeyen yüreğe girmeyecekti acısı. Susmasının, isteklerini yutkunmasının, bir şey hissetmediğine, hiç bir şey istemediğine yorulmasıydı bu isyanı perçinleyen. O bunları özdeşleştirebiliyor fakat, susuyorken bilinçsizlik sanılan sessizliği, aslında kendi çıkarını düşünmesinden kaynaklanıyordu -ki kadın bunu zaten inkar etmiyordu. Onun bilinci, bu inkarsız isyandan doğuyordu.

Ve aşk..
Scheler der ki; ‘Şu yeryüzünde, insan dışında kalan şeylere de harcanacak oranda bol değildir aşk.’
(Adem in aklına elmayı düşürdüğü gibi, aşkı Tanrı’dan çevirip insana yönelten de kadının cömert suç ortaklığıdır.) Hıncını henüz yüklenmemiş kadının umutsuzluğuysa şu cümleyi kurdurdu; ‘Tam tersine yeryüzünde gereğinden fazla boşuna aşk bulunmaktadır.’ Yürek yoksulu, kin zengini, alçaltılmış gençliğin doğumuna sebep; yakıcı yaşam deneyleri ve onlara verilen isim : Aşk..
Hıncıyla kavrulmuş kadın’dan yarına kalacak olan, ilk nefesindeki soyluluğuna bağlı; bıkkınlık, çılgınlık ve zorbalıktan uzak ama yine de isyan seven gerilimli aşklar..



***
Nilgün


5 Şubat 2012 Pazar

Beyaz bayrak


Gelmiştin hani; geri dönmüştün..

Ayna kırıldı sanmıştım. Yüz yılın sorularını yanıtlamıştık. Tekniğini çözümlemem biraz fazla ‘müşkülpesent’ de olsa ‘öğrenmek istiyorsan itiraf et’ yaklaşımımla asla çakışmıyordu. Neydi bu? Kuşkuda kullandığımız yöntemi soruyorum, neydi? ‘Yöntem yöntemsizlikti’ dediğini duyar gibiyim. Tüm eski düşünceleri süpürüp atacak bir yöntemsizlikti hatta değil mi..

Çıkmazda mı kaldın?
Çıkmazda mı kaldım?
Eğer varsak; çıkmazda mı kaldık?

Zaman zaman hiç bir şeye inanmıyoruz, çünkü her şey saçma ya da herkes saçmalıyor. Haykırdığımız şey ne çelişki, ne uyumsuzluk ne de bu saçmasapanlık.. Biz etrafa kendimizi haykırıyoruz. Yanlış ifade etmiş olmamak adına eklemeliyim; aynadan yansıyan kendimizi değil; aynalardan sakladığımız kendimizi. (Bilirsin aynaların oyunları bozulursa aşılması gerekenler aşılamayabilir. )

Bu haykırışlardan kuşku duyma ve en azından karşı çıkışıma inan.

Neden bu kadar çok çabalıyorum, neden bu kadar çok düşünüyorum değil mi? Sana göre fazla düşünmemek lazım, biliyorum. Sebebim ‘yoksunluk’. Her türlü bilgiden yoksunum, bu kendimi sıkıştırılmış hissetmeme sebep oluyor; her birimizin yaşadığı gibi, içinde bulunduğum acı da bu sıkıştırılmışlıkla beslenip gerçeklerimi güçlendiriyor. Bunun tek olası sonucu da elbette ki saldırganlığım. (Bir parça da küstahlık, belki.) Fakat asla ‘akılsızlık’ değil. (!)

Belki olan belki de olmayan bir şeyi çözümledim şu an fakat her iki ihtimale karşı; uzattığım şeyin adı zeytin dalı, ellerimi gevşetip serbest bıraktığım şey ise bir beyaz güvercin. 

Not: Not ettiğim cümlelerim var.  

Nilgün


Aslında yargılamakla alakalı


*Birkaç sayfada bir ömrün muhasebesini yapmak, hem tehlikeli hem abes.

***
Hiçbir şey birbirinin aynısı değildir, ama biz benzetiriz.

Bundan yaklaşık bir sene önce suratıma ‘dan’ diye vurdu hiç tatmadığım bir duygu. Belki de yirmili yaşlarımın en derin düş kırıklığını yaşattı bana.
Her şey olmadan önce anlaşılamamak hiç bir problem teşkil etmezken, o duygunun suratıma çarpmasına sebep olan şeyi hissettim; en azından annemin anlamasını istiyordum. Hatta beni öyle bir anlayabilmeliydi ki, bir kaç cümleyi geçmemeliydi söylemem gereken şey. Ama ne oldu?
Olmadı. Kendi kızını, çocukluğunu büyüdükçe besleyen çocuğunu, beni, anlamadı annem. Bilinçaltına küçüklükten itibaren öyle derin işlenir ki anne-kız ilişkisinin mükemmelliği beni hiç kimse anlamasa annem anlar diye güvende hisseden ben, o gün ‘limansız’ kaldım. Sığınamadım. Aklım yettiğinden beri, yaşadığım en küçük olaydan en büyüğüne kadar sınandığım konular hep yalnızlıkla alakalıydı ve ben o ana kadar hakkaten hiç yalnız hissetmediğimi anladım.
Dışarıdan bakıldığında pek de önemli gözükmeyen bu konu içten içe beni bütünüyle etkiledi. O günden sonra verdiğim her kararda, yaptığım her seçimde göz önünde bulundurduğum ‘bir ihtimal daha’ olmasına sebep oldu.

Hiçbir şey birbirinin aynısı değildir, ama biz benzetiriz.
                        
Bundan yaklaşık bir sene önce suratıma ‘dan’ diye çarpmasa da bu sefer, yine ilk kez tattığım başka bir duygu daha yaşadım. Yirmili yaşlarımın en derin ikinci düş kırıklığı da bu olsa gerek.
( Yaklaşık on beş dakika boyunca ellerim klavyede ekrana baktım. Bunu takip eden diğer yirmi yirmi beş dakikalık kısımda ise yazıp yazıp sildim. Anlatmak gereksiz dersem küçümsüyormuş gibi olurum. Anlatmaya hazır değilim dersem, gereğinden fazla büyütmüş olurum. Anlatmak istemiyorum dersem saçma olur, o zaman bilgisayarın başında bu word dosyasıyla ne işin var diyebilirsiniz. Bu kısmı anlatacak kadar yetenekli değilim demek yine en güzeli olacak, ‘suç’u kendi üzerime alırsam her zaman yaptığım gibi, sorun çıkmayacaktır. Sadece neyle alakalı olduğundan bahsedebilirim. ‘İlk gerçek aşk, iki buçuk sene, ayrılık.’ Yeterli oldu sanırım.)

Hiçbir şey birbirinin aynısı değildir, ama biz benzetiriz.

Bundan yaklaşık dokuz on ay önce suratıma ne ‘dan’ diye ne de ‘tıs’ diye çarpan ama beni üçüncü kez baya sağlam şekilde yaralayan başka bir şey daha oldu.
Bunu da kelimelerle özetleyebilirim belki; ‘dost, kazık, karşı saldırı, stres ve zaten elde olanın üzerine yüklenmiş ekstra yalnızlık’.
Benim kardeşim yok. Çevremde çok insan var ama hani derler ya ‘çok kadın hiç kadın’ diye; bendeki de o hesap ‘çok insan hiç insan’. Bu yüzden bu durum da beni iz bırakacak şekilde üzmüştür.

Hiçbir şey birbirinin aynısı değildir, ama biz benzetiriz.


Annemle alakalı farkındalığımdan sonra hayatımda hiç bir şey yapıcı şekilde gelişmedi. Genel anlamda hep yıkım yaşadım. Durumun özeti bu olabilir sanırım.
Gelelim aralardaki ‘Hiçbir şey birbirinin aynısı değildir, ama biz benzetiriz.’ Cümlesinin manasına.
Annemle alakalı o ‘dan’ diye vuran duygudan sonra onunla buna benzer pek çok olay yaşadık tıpkı öncesinde de yaşadığımız gibi. Ama benim aklımda sadece o olay yer etti. İkinci vurucu durumumdan sonra da (önce de) benzeri bir kaç durum yaşadım fakat hiç biri aklımda onun kadar yer etmedi.
Üçüncü durum zaten gündelik hayatta herkesin hergün her an yaşadığı bir durum. Ben de defalarca yaşadım bunu öncesinde ve sonrasında fakat hiç birinde bu kadar üzülmedim.

Söylemeye çalıştığım şu; başkalarının anlattıklarını dinlerken ya da kendi tahlillerimizi yaparken bizler hep mevcut durumu başka durumlara benzetiriz ya, mutlaka bir bağlantı kurarız ve ona göre karar veririz. Ama hiç bir olay birbirinin aynı değildir. Kendi yaşantımı düşündüğümde bile birbirinin aynı gibi gözüken onca olay içinde beni derinden etkileyebilen üç farklıyı bulabiliyorsam ben, kendi yaşantımdaki olaylarımı başkalarının olaylarıyla bırakın eş tutmayı denk tutmak bile haddime düşmez. Bu yüzden kimseyi yargılamam, kimsenin de beni yargılamasına müsaade etmem. Sonuçta;

Hiçbir şey birbirinin aynısı değildir, ama biz benzetiriz.

***
Nilgün


4 Şubat 2012 Cumartesi

Cemil Meriç gibi














Nilgün; yalnız, tedirgin ve küstahtır.

Yalnızdır bu yüzden kitapların dünyasına sığınır.
Tedirgindir, çünkü  sonu  –izm ile biten hiç bir şey onu tatmin etmez.
Küstahtır, çünkü kendince çözümlemeleriyle etrafındakileri küçümser.

Nilgün